Sevgili okurlarım!
Yakın zamanda, bir gün akşamüstü uğradığım Antalya’da bir alışveriş merkezinde, her zaman olduğu gibi kitap reyonunda kitapları inceliyor iken, orada bulunan bir beyefendi bana yaklaşarak,” Sizden yardım alabilir miyim? Torunum Avrupa’da yaşıyor, tatil için Türkiye’ye geldi. Türkçesini geliştirmek istiyorum. Bana hangi kitapları önerirsiniz? “ Dedi. Bende beyefendiyi takdir ederek, torunu genç kız ile görüştüm. Türkçemizin önemini, dünyanın en çok konuşulan diller arasında 5. Sırada olduğundan bahsederek, reyondan birkaç kitap seçtim, ona verdim.
Daha sonrada olay karşısında duygulandığımdan dolayı, dışarıda otopark da duran arabamdan kendi şiir kitabım “SON CEMRE” Yİ alıp getirerek, imzalayıp, genç kıza okuması için sundum. Beyefendi ve torunu genç kız takdim ettiğim şiir kitabım ve gösterdiğim ilgiden dolayı memnuniyetlerini ifade ederek, teşekkür ettiler.Oradan ayrılınca kendimce düşünmeye başladım. Dilimiz Türkçenin geçmişten günümüze kullanımı, diğer dillerden etkileşimi, son zamanlarda ülkemizde resmi dil Türkçe olmasına rağmen, bazı kesimlerce açılım süreci altında, özellikle doğu ve güneydoğuda, yaşayan halkımızın anadillerinin yanı sıra, resmi dilimiz Türkçeyi öğrenmeyenlere, öğrenmemiş olanlara devletin kurslar açarak öğretmesi gerekirken, resmi dilin yanında bazı dillere de resmiyet kazandırma, dilimiz Türkçeyi etkisizleştirme, diğer konuşulan yöresel dilleri ön plana çıkarma çalışmaları, bu anlamda üniversitede “Yaşayan Diller Enstitüsü.” Kurdurularak, dil birliğinin tamamen yok olmasının önünün açılması, bu ve buna benzer konularda bilgilerimi, düşüncelerimi, Türk Dilinin gelişimi konusunda yaşmaları boyunca hizmet etmiş, tarih sahnesinde iz bırakmış Türk aydınlarının yüzyıllar boyu etraflarına saçtıkları ışığın altında, sizlerle paylaşmak istiyorum.
Haziran ayında Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyetinde iken, kendi çapımda bazı araştırmalarım oldu. Yıllar önce öz yurtlarından sürülen, Kırım Tatar Türkleri verdikleri mücadelenin sonucu yıllar sonra vatan topraklarına geri dönünce, ananevi kültürlerini biryandan devam ettirir iken, biryandan da o coğrafya da hâkim dil olan Rusçayı öğrenmişler. Herkes çok rahat Rusça konuşabiliyor. Ukrayna’nın Kırım Özerk Cumhuriyetinde, Kırım Tatar Türkleri arasında, ekonomik sıkıntı çekenlerin yanı sıra, iş sahibi olan, ticaret yapan, ülke ekonomisine katkı sağlayanları da yerinde gördüm. Konuk olduğum evlerde, Kırım Tatar aileleri kendi aralarında bile çoğunlukla o yörenin dilinde Rusça konuşuyorlardı. Ukrayna Cumhuriyeti tarafından Kırım Tatar Türklerine ve diğer azınlıklara hafta da beş gün sadece yarım saat kendi dillerinde TV da yayın yapma hakkı verilebilmiş.
Batı, yıllardır verilen mücadele sonucunda, kendi aralarındaki etnik ve dil yakınlığının avantajını çok iyi kullanarak, ortak paydalarda buluşarak, birlikteliğini oluşturmayı başarabilmiştir. Sömürü kolonileriyle 18. Asırda dünyayı paylaşma arzusunda olan İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, Portekizliler etnik ve dil yakınlığı, ülke menfaatleri doğrultusunda, ortak ittifak kurabilmişlerdir. İç ve dış politikalarının temelini oluşturmuşlardır. Bu birliktelikte, AB’nin temelleri atılarak bu zamana kadar daha gelişerek, büyüyerek, dünyada etkinliğini göstererek gelebilmişlerdir. Geçmiş tarihte bu konuda Rusya’yı hatırlar isek, 1. Dünya savaşında Slav Halklarının birlikteliğine zeval gelmesin diye, Avusturya Macaristan ve Almanya’ya karşı harekete geçmiştir. Dünyada Araplar, Arap Kültürü, Latinler Greko-Latin kültürü, Slavlar, Pan-İslavist Kültürü, ülküsü altında ortak paydada toplanabilmektedirler. Neden değişik coğrafyalarda yaşayan ortak kültürü, tarihi, ananevi gelenek, görenek kültürleri olan Türklerde şimdilik sadece sözde olan, yıllardır söylemenin bile maalesef suç olduğu Pan-Turanizm ülküsü altında, “ TÜRK DEV BİR “ ( Türk Devletleri Birliği) gibi bir çatıda, o büyük buluşmayı, birlikteliği gerçekleştirmesinler. Batı Hıristiyan Kulübü olan AB’NE girmeyi savunmak, ilericilik, Türk Birliğini savunmak, tehlike arz eden bir olgu, süreç olarak görülmemelidir. Bu konuda alternatif düşünceler, planlar yeri geldiği zaman devreye girebilmelidir.
Türkiye yıllardır AB’NE girme mücadelesi verdi. Halen oyalama taktikleri devam ediyor. AB üyesi devletlerin Samimi olmadıklarını, Türkiye için izlenen yoldan, çıkan kararlardan açıkça anlıyoruz, görüyoruz. AB, Türkiye’nin üye olması konusunda, ilerleme raporları sunarak, ucu görünmeyen yolda, devamlı kontrolleri altında tutmaktadırlar. Maalesef bizde her dönemde devrede olan AB hayranları, bunu görmemekte direniyorlar. Türkiye’nin sonu belli olmayan bir süreçte, AB’NE girme yolunda verdiği mücadelenin bir kısmını, Avrasya’da Bağımsız Türk Devletleri ve komşu devletler nezdinde, siyasi, ekonomik, kültürel, alanda çalışmalar yapılarak, yeni birlik oluşumu için harekete geçilse idi, şimdiye kadar çoktan, AB karşısında bir denge güç olacak bir oluşum ortaya çıkabilirdi. Bir zamanlar Nato karşısında denge görevini üstlenen SSCB ‘NİN başı çektiği Varşova Paktı’nın işlerliğini kaybetmesi üzerine dünya siyasetinde tek konumda olan ABD ve AB’NİN bölgede ve dünyada olan etkinliği de son bulabilirdi.“DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK” ülküsünün Türk Dünyasında yer etmesinde, GASPIRALI’NIN yaşadığı dönemin çok öncesinde, KAŞGARLI Mahmut’un Türk Dili üzerinde filolojik ve linguistik çalışmaları temel teşkil ederek, düşüncenin gelişmesinde etkili olmuştur. KAŞGARLI Mahmut günümüzün dil tekniklerine benzer bir yol takip ederek, kendinden yüzyıllardır söz ettirmiştir. Öncelikle göçebe hayat evresinin, sona erip yerleşik hayata geçilmesiyle sözlü kültürün unutulacağını düşünerek, her şeyi döneminde yazıya dökmüştür. Onun bu tavrı ile o dönemde ilk Türk Milletinde milli şuur oluşumu başlatılmıştır. Onun naklettiğine göre Buhara’da sözüne güvenilir imamları o dönemde “Türk Dilini öğreniniz. Çünkü onlar için uzun sürecek hâkimiyet vardır.” Buyurmuşlardır. KAŞGARLI, Divani Lugatü’t Türk eserinde Türkmen, Oğuz, Kırgız, Yağma, Çiğil, Türklerinin konuştuğu o engin dil haritasını ortaya koymuş, aynı zamanda da tüm Türk Dünyasının folklorik, destanî ve gelenek örf adetlerine varıncaya kadar her alanda o dönemden günümüze kadar gelebilmiş bilgileri aktarmıştır. KAŞGARLI, Türkçenin zengin bir dil olduğunu, en eski çağlardan beri zengin şiir edebiyat dili özelliğini taşıdığını da vurgulamıştır. O dönemde Yusuf Has HACİP’İNDE “Kutatgu Biliğ “ eseri Türk Dilinin kayda değer önemli eserlerindendir. Mutluluğu arayanların o dönemde olduğu gibi bu dönemde bu esere bu konu için bakmasında fayda vardır. Daha sonraları Anadolu topraklarında yaşamış, Mevlana’da Mesnevisinde tüm insanlığa öğütler verilmiştir. “ Gel ne olursan ol, gene gel “ çağrısı, Anadolu’nun her bir tarafına ismini yazdıran Yunus EMRE’NİN tasavvuf dolu, insanlığa ışık saçan şiirleri günümüzde de etkisini yüzyıllar geçse de toplumumuzda ve topluluklarda kültürler arası çağrışım sözü olarak hükmünü sürdürmektedir.
Türk Dünyasında önemli yeri olan Türk Dilinde Çağatay lehçesinin en büyük şairi, devlet adamı, bestekâr, Ali Şir NEVAİ’NİN dilimize katkılarından da kısaca bahsedersek, O ki; Yaşadığı yıllarda Türkçeni o dönemde geçerli dillerinden Farsça karşısında dirilişi, hâkim dil olma konusunda mücadele vermiştir. O dönemde Moğol etkisinde kalan Türk Topluluklarından Doğuya gidenler Çağatay Şivesi ile batı tarafına giden Türklerde Osmanlı Türkçesi edebi lisana sahip olmuşlardır. NEVAİ Çağatayca’yı sistematik bir şekilde edebi hale getirerek Türk dünyasında konuşulan, anlaşılan dil haline getirmiştir. Bu çalışmaları Osmanlı Padişahlarının da dikkatini çekmiş, divanlarında bu tarzda yazılan şiirler gönülleri fethetmiştir. Orta Asya Bozkırlarından çıkan Türkler önlerine çıkan ülkeleri sadece kılıç ile fethetmemiş, dilleri, yazılı, sözlü edebiyatları, kültürleri ile de fethetmişlerdir. Bakın bu konuda Ünlü Çağatayca’nın büyük şairi Ali Şir NEVAİ ne diyor; “HİÇ ORDUM OLMADIĞI HALDE, ÇİN SINIRINA VE TEBRİZ’E KADAR BÜTÜN TÜRK VE TÜRKMEN İLLERİNİ SIRF DİVANIMI GÖNDERMEKLE FETHETTİM.” Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, Dilin ülkelerin mevcut kültürlerine etkisi çok büyük. NEVAİ, döneminde yöresellikten, evrenselliğe adım atmış, batıda 22.bin kelime haznesi ile eserler ortaya koyan ünlü yazar ŞHEAKSPHARE’Yİ geride bırakarak, 24 bin kelime haznesi ile onu geçmiştir. Yaşamı boyunca oda, birçok aydın gibi “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK” ülküsüne büyük katkı sağlamış, adını tarihe yazdırtmıştır.
“DİL BİR MİLLETİN VAR OLMA ve YOK OLMA SAVAŞIDIR. KENDİNE ÖZGÜ DİLİ OLMAYAN BİR MİLLET KURU MEŞE ODUNU GİBİDİR. “ Ali Şir NEVAİ gençlik yıllarında o dönemin geleneğine uymuş, dönemin doğuda en geçerli dilleri arasında olan Farsçayı öğrenmiş, kendine anlamaya başladığı olgunluk dönemlerine doğru ise, Türk Diline rücu ederek, vefatına kadar Türk Dilini detaylı incelemiş, kendini Türk Diline adamıştır. Bu incelemede; “Karşıma on sekiz bin âlemden daha geniş koskoca bir âlem çıktı .” Diyerek Türkçenin o dönemin geçerli dili Farsçadan daha ileri düzeyde bir dil olduğunu ispatlamıştır.
Günümüzde ise birçok dil bilimci âlimlerimizin yanında özellikle Kazım MİRŞAN Hocanın Ön Türk Tarihi (Proto Türk) üzerine yaptığı o değerli çalışmaları, Türk Dünyasına ve Dünya Diller Tarihine ışık tutar vaziyette olup, ön plana çıkmaktadır. O değerli çalışmalarını yakından takip ettiğim, kendisini bir iki toplantı, açık oturumda bire bir tanıma fırsatı bulduğum Kazım MİRŞAN Hoca, Uygur Türklerinden olup, birçok dil bilmekte, (Almanca, Rusça, İngilizce ve Türk lehçeleri; (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça ‘yani Uygurca', Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan Tümenlikçe) dışında, Yunanca, Latince ve İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilmekte ) ömrünü, Türk dünyası ile ilgili bilimsel araştırmalara adayarak geçirmektedir. Yazıyı Türklerin bulduğunu, alfabelerin kökeninin Türkçe olduğunu, Türk tarihi üzerine yaptığı bilimsel araştırmalar ile Türk Tarihinde ve dünya tarihine çığır açan Kazım MİRŞAN; Etrüsk Yazısı'nı da dünyada ilk defa o okudu. 'Orhon-Selene Yazıtları' üzerinde de incelemelerde bulundu. Türk tarihiyle ilgili tartışma yaratacak yeni teoriler öne sürdü. Atlantis olarak bilinen mitolojik uygarlığa ilişkin yeni iddialar ortaya attı.
MİRŞAN’A göre, Japon ve Çin medeniyetinin dip kültüründe de M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya'dan göçen Türklerin etkisi var. Ayrıca, Türklerin Anadolu'ya gelmeleri 1071'e değil, M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu'yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu'ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış. MİRŞAN, M.Ö. 10 bin yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan Orta Asya'nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevre ülkelere yayıldığını ve diğer kültürlere etki yaptıklarını ifade ediyor. MİRŞAN, Bering Boğazı'ndan geçen bu grupların Kızılderili kültürlerinin diplerinde de etkili olduğunu belirtiyor.
İlk Türk devletinin (Mevcut tarih kitaplarında öğretilen Hun Devleti değil.) Bir Oy Bil olduğunu savunan MİRŞAN, ardından At Oy Bil, Türükbil 'in (karşılığı: Göktürk) geldiğini kaydediyor. MİRŞAN’A göre, Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise Orhun kitabeleri. Çünkü Orhun kitabelerinde kullanılan dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi gerekir. Bugün Çin sınırları içerisinde 300 metre boyunda piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır'dan çok önce inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır'ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir. MİRŞAN, "Türklerin Çinlilerden çok daha önce kâğıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok rastlanmadığını, tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu " ifade ediyor. İşte, MİRŞAN’IN tarihçileri şaşırtacak iddialarından bazıları: Türk Tarihi, M.Ö 16.000'li yıllara dayanıyor. Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi. Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir. Kürtçenin Ön-Türkçeden sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsçaya da taşımıştır. Anadolu'da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır. Latin, Yunan, Fenike ve Kril alfabeleri, Ön-Türkçeden oluşmuştur. Roma'nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk'tür. (Etrüsk’çe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.) Etrüsk’çe Türkçedir. Skandinavya ve Avrupa'da 5000'den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır. Mısır'daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler, Türkler tarafından yapılmıştır. Bu değerli araştırmaları, bir gün gelecek batılı ülkelerde kabul etmek zorunda kalacaklardır.
Tarihte, sayısız devletler kurmuş Türk Milleti, belli dönemlerde Birliğini koruyarak, cihangir devlet olabilmişlerdir. Türklerin devlet oluşumunda kendine has sosyolojik evrelerden geçmiştir. Bu evreler, TUDUNLUK, HAKANLIK, İMPARATORLUK. 14.Asırda dünyanın en güçlü üç saltanatı Türklerin kurduğu devletlerdir. Osmanlı Devleti, Horasan Hükümdarlığı, Altın Orda İmparatorluğu. Tarihte öyle dönemler gelmiştir ki, dünya da yaşayan nüfusun 1/3 Türk devletlerinin hâkimiyetinde altında yaşamıştır. Tarihte güçlü devletler kuran Türkler tarihin belli dönemlerinde Büyük Birlik Davasının aksine yol takip ederek, birbirleri arasında meydana gelen iç-dış çekişmeler sonucunda kıyasıya yapılan savaşlar sonucu dökülen kardeşkanı, Türkler arasında parçalanmaları da beraberinde getirmiştir. Buna en iyi örnek Osmanlı Devletinin başında Yıldırım BEYAZID’I ile Orta Asya’dan gelerek Ankara’da yapılan savaşta yenen Cengiz Han’ın torunu Aksak TİMUR gösterilebilinir. Bu savaş sonrası Osmanlı Devleti fetret dönemine girmiş, 14 yıl bu dönemin etkisi sürmüş, devlet dağılma aşamasına gelmiştir.
19 yüzyılda, Orta Asya’da birbirleriyle verdikleri mücadeleden dolayı yıpranan, güçsüzleşen Türk Devletleri karşısında, Rusların bunu fırsat bilerek, Türkistan’I zapt etmesi neticesinde, Türk Dünyası ağır darbe almıştır. Batıda da Osmanlı devletinin zayıflaması sonucu, içerden bağımsız devlet oluşumlarıyla Türk Dünyası geçmiş dönemdeki ihtişamını kaybetmiştir. 16. asırdan başlayarak, 20. asra kadar olan süreçte, hem Rusya’nın, hem Çin’in istila girişimleriyle Orta Asya’da mevcut geniş Türk Coğrafyasına TÜRKİSTAN’A milyonlarca Slav ve Çin halkı yerleştirilmiş, böylece Türkler kendi öz yurtlarında parya durumuna düşmüşler, öz yurtlarında öksüz halde muhtar, özerk cumhuriyetler altında bölünmüş halde yaşar hale getirilmişlerdir. Türkler, dünya coğrafyasının karalar kesitinde 1/6 ‘ini yurt edinmişler, Balkanlardan, Ortadoğu, İran civarı (Güney Azerbaycan), Azerbaycan, Kafkaslar, Ural, Volga boyu, Sibirya, Doğu Türkistan mekân tutulan yerler olup, Türklerin yaşadığı mekânlar, dışarıdan göç ettirilerek yerleştirilmiş yerler olmayıp, bizatihi kendi doğup büyüdüğü yurtlardır. Bu bölgelerde, Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Türkmen, Yörük, Oğuz, Kırım, Nogay, Kazan, Astrahan, Tatar, Çuvaş, Saka, Hakas, Karaçay, Gagauz, Sibir, Tuva, Karakalpak, Yakut, Altay, Başkurt, Balkar, Karaçay, Azeri, Dağıstan… Türkleri yaşamaktadır. Orta Asya ve Avrasya da bugün yedisi tekrar devlet olabilmeyi başarabilmiştir. Bunlar, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Tarihçiler bilirler ki; Türkler kadar dünyada devlet kurmada meziyetli bir Millet yoktur. Her birlikteliğimizin parçalanması ve bozulmasının ardından, hemen toparlanıp devlet kurabiliyorsak, bu ancak Türk Milletine has bir özelliktir. Her ne kadar tarih kitaplarında Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler , …. Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti ayrı bir devletler gibi görünse de, aslında birbirinin değişik tarihlerde devamı niteliğinde olan Türk Milletinin tarihte değişik isimde yer almış devletleridir. İsim olarak ayrı telaffuz edilse de hepsi DİLDE FİKİRDE BİR OLMUŞ Türk devletleridir.
Yaşadığımız dönemde, birileri tarafından sürekli TÜRK ismi ağza alınmayarak, telaffuz edilmekten kaçınılsa da, Atatürk önemli birlikteliği sağlayıcı sözü “ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !” sözünden birileri rahatsızlık duysa da, Anayasa da belirtilen TÜRKİYE CUMHURİYETİ Devletinin resmi dili TÜRKÇE’DİR. Bu ibare çeşitli düzenlemeler ile delinmeye çalışılsa da, Yüce Türk Milleti, Diline her zaman sahip çıkarak, “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK” sözünün önemini Ulusça kavrayarak, Türk Dünyasının birlikteliğini temin edebilecek en önemli iki unsurun “DİL ve FİKİR “ olduğu düşüncesi altında birleşerek, Türkçe konuşan devletlerin ilim adamlarından oluşan heyetlerin çalışması ile ortak bir alfabe birlikteliği oluşturularak, önce Kültür yönünden oluşacak işbirliğinden sonra, siyasi, ekonomik, coğrafi ve manevi işbirliği ile “ TÜRK DEV BİR” İN ( TÜRK DEVLETLERİ BİRLİĞİ ) bir an önce oluşumu sağlanarak, AB, Arap Birliği, G–8, Şangay Birlikteliği, D–8 İşbirliği, Afrika Birliği, vs… Gibi Avrasya’da da Türk Birliği aktif hale dönüşebilir.Türk Birliğinin Maalesef bu avantajını değerlendiremediğimiz geçen zamanda, “DİLDE, FİKİRDE “ Birliği olmayan devletler bizden önce oralara vardılar, oralardaki, zengin yer altı, yerüstü kaynaklarını kendi çıkarları doğrultusunda işletmeye başladılar, (Gelişmiş devlet olma avantajını iyi kullanarak, oraları sömürmeye başladılar.) o yöreleri kendilerine bağımlı hale getirme çabasına girdiler.
O halde zaman daha da geçmeden biran önce, şahsiyetli, ileriye dönük, aktif politikaları, milli menfaatleri, milli duyguları ön plana çıkaran, Türküm demekten korkmayan, şahsiyetli liderleri seçerek, yeniden belirlenecek Dış Türk Politikasıyla oralarda söz sahibi olmalıyız. Türk Birliğini kurmamızı istemeyen iç ve dış düşmanların, menfaat odaklarının planlarını alt üst edecek hamleleri bir an önce başlatmalıyız…“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !”
Hoşça kalın!
Türkçe kalın!
Erdoğan KIRMIZIOĞLU
Araş Yazar-Şair




